ANA SAYFA



KİTAPLARIM




    GÜNÜN YAZISI



    BİZİ EN FAZLA KANDIRAN AKLIMIZDIR

    BİZİ EN FAZLA KANDIRAN AKLIMIZDIR

    10/07/2020

    Mahmut Toptaş

    “Adalet” kelimesini okuduğumuzda veya duyduğumuzda hemen aklımıza, her şehirde bulunan Mahkeme Binaları gelir.

    Mahkemelerin önünden canlı yayın yapan kurumlar, mutlaka davalı veya davacı tarafında yer alarak mahkemenin aldığı kararı biri överken öbürü yerlerde süründürür.

    Bir trafik kazası sonucunda ölen birinin yakınlarının gözyaşlarıyla verilen karara itirazı varken, öbür televizyonda kazaya uğrayanın suçlu olduğunu, kazayı yapanın başka yapacak şansının olmadığını söyleyerek kazayı yapanı temize çıkarmaya çalışır.

    Yani hakim ve savcıların yanında yeni ve taraflı yayınlarla adaletsizlik devam eder.

    Halbuki, “Adalet” deyince, ilk aklımıza gelen kendimiz olmalıydı.

    Biz, 24 saatlik zaman içinde, kendimize adil davranıyor muyuz?

    Midemizi, haramlarla doldururken adaletsizlik yaptığımız hiç akla geldi mi?

    Rabbimizin kitabı Olan Kur’an-i Kerimi ve tabiat kitabını okumak, güldürmek, güven vermek…için verilen gözümüzü gavurluk mektebinde köreltmek, tehdit etmek, korkutmak için mi kullanıyoruz.

    Güzel sözlere ve sözlerin en güzeline verilmesi gereken kulaklarımızı yalan haberlere, iftiralara radar gibi çevirip kulağımıza adaletsizlik yaptığımızın farkında mıyız?

    Oğlumuzla kızımız arasında adalet terazisini dengeleyebiliyor muyuz?

    Anne veya babamızdan birini gönülden fazla sevmek günah değildir ama ikisi arasında davranışlarımızda adaleti gözetmek ve teraziyi dengelemek zorundayız.

    Komşularımıza, arkadaşlarımıza karşı davranışlarımızı gözden geçirelim.

     “Ama en yakınlarımız beni kandırıyor…”

    Yeniden düşün, yakınlarıyın seni kandırdıklarını sırayla yaz ve kaç tane olduğunu bil.

    Sonra kendi kendini nasıl kandırdığını hatırla. “Onları da yaz ve say” demiyorum.

    Çünkü saymakla bitmez. Peki sizi kandıran, sizi aldatan aklınızdan vazgeçer misiniz?

    Sevgili peygamberimizin eğitimiyle yetişen Ammar bin Yasir (Allah ondan razı olsun)

    . وَقَالَ عَمَّارٌ ثَلاَثٌ مَنْ جَمَعَهُنَّ فَقَدْ جَمَعَ الإِيمَانَ الإِنْصَافُ مِنْ نَفْسِكَ ، وَبَذْلُ السَّلاَمِ لِلْعَالَمِ ، وَالإِنْفَاقُ مِنَ الإِقْتَارِ

    “Kim üç şeyi kendinde toplarsa, imanını tam yapmış olur:

    1-   Kendine insaf

    2- (tanıdığı-tanımadığı ) bütün aleme selamı yaymak,

    3- Fakir olduğu halde yardımda bulunmak” (Buhari, Sahih, K. İman, bab 20)

    “İnsaf” Arapça asıllı olup Osmanlıca’da kullandığımız “Nısf/Yarı” kelimesinden türetilmiş.

    Yani karşındakini kendin gibi bileceksin. Yarım elmayı bölüşüp yiyeceksin. Kendin için istediğin iyi şeyleri karşındaki için de isteyeceksin. Kendin için istemediğin kötülüğü karşındaki için de istemeyeceksin. Sen insaflı olacaksın, ama ondan insaf beklemeden insafa devam edeceksin.

    Yaygın eğitim dediğimiz ve İslam dininin kullandığı usul/meyod bu idi.

    “Karşındaki” kelimesinde eşin, annen, baban, kardeşin, arkadaşın, komşun ve bütün dünyadaki Müslüman kardeşlerinle beraber, Hazreti Adem’den kardeşin olan sekiz milyar insanı da düşünecek ve onların sonsuz cehennem ateşinde yanmamaları için İslam’ın tarif ettiği imanı onların kalbine de nakşetmeye gücün oranında çalışacaksın.

    İşte insaf bu.

    Ama günümüzde alınan her kararda savcılar ve hakimler, taraflardan biri tarafından tenkit edilir.

    Hatta sağcı ve solcu hukukçularımız da tedirginler.

    Hukukçudur, solcudur ve sol partinin çıkardığı kanundan memnundur ama sağ partinin çıkardığı kanundan memnun değildir.

    Hukukçudur, sağcıdır, ve sol partinin çıkardığı kanundan memnun değildir.

    İnsaflı bile olsa, kendi anlayışına göre yanlış olan kanuna göre karar vermek zorunda kalacaktır.

    Dünyanın en doğru, en dürüst, en saygın insanını bozuk terazinin başına oturtsanız terazi yine yanlış tartacaktır.

    Onun içindir ki İslami bir devlette İslam hukukunu bilen ama kafir olan kişi hakim olamaz.

    Burada İslam, önce o kafir hukukçuya insaflı davranmaktadır ve onun iki yüzlü olmasına, kabul etmediği kanunu uygulamak zorunda kalmasına imkan vermemektedir.

    Onun için Rabbimiz, insanın can, din, namus, mal, nesil güvenliği konusunda, hükmü taraf tutma özelliği olan insana bırakmamış ve kendi indirdiği ayetleri ve o ayetleri açıklama ve tebliğ etme görevi verdiği peygamberinin kararlarıyla sağlama almış:

    فَلَا وَرَبِّكَ لَا يُؤْمِنُونَ حَتَّى يُحَكِّمُوكَ فِيمَا شَجَرَ بَيْنَهُمْ ثُمَّ لَا يَجِدُوا فِي أَنْفُسِهِمْ حَرَجًا مِمَّا قَضَيْتَ وَيُسَلِّمُوا تَسْلِيمًا

    “Hayır, öyle değil. Rabbine yemin olsun ki, onlar aralarındaki çekişmede seni hakem tayin etmedikçe ve senin verdiğin hükme yüreklerinde sıkıntı duymadan teslim olmadıkça iman etmiş olmazlar.” (Nisa süresi ayet 4/65)

    Allah celle calalühün kitabına, Rasülünün sünnetine uygun olarak verilen karara, tarafların gönüllerinde sıkıntı olmamasını da hedeflemiş ve razı olan iki tarafın da imanlarının kemaline işaret  etmiştir.