ANA SAYFA



KİTAPLARIM


    03.05.2013


    KÜLTÜR MÜSLÜMANLARINA DA ACIYIN

    Sözün özünü Nef’i söylemiş:

    “Tûti-i mu’cize-gûyem ne desem lâf değil

    Çerh ile söyleşemem âyinesi sâf değil” beytiyle başlayan şiirinde sözlerini Allah’ın ilhamıyla yazdığını, onun için laf ebelerinin böyle bir söz söyleme imkanı olmadığını, ilhamla olduğundan Allah’ın yarattığı çarkı feleklerle işinin olmadığını anlatmaya çalışmış.

    1575-1635 yılları arasında yaşayan Nef’i bu şiirini yazdığında birbirini tanıyan ehli dil, bu dili anlıyordu.

    Bu özlü sözü, halk tarafından da bilinmesi için Buhuri Zade Mustafa Itrı Efendi (1630-1711) Segah makamında bestelemiş ve yaygınlaşmış.

    Günümüzde Zeki Müren, Bülent Ersoy, Müzeyyen Senar, Tarkan, Barış Manço, Alaaddin Yavaşca...gibi sahasında dev sanatçıların okuduğu bu sözlerin her biri, tarihin derinliklerinden acı-tatlı nice hikayeleri, hakikatleri, efsaneleri taşır ama müziğin ahengiyle dinleyenler, sözlerden hiç bir şey anlamazlar.

    Olsun, anlamadan dinlemek de güzel ama ya anlayarak dinlense...

    Müfessir Hamdi Yazır efendinin kardeşi Hattat Mahmut Bedreddin Yazır (1895-19529) anlatıyor:

    “Birinci Cihan Harbinde askerlik münasebetiyle tanıştığım Macaristanlı ressam ve subay bir arkadaşım vardı, ara sıra İstanbul camilerini, müze ve kütüphanelerini birlikte gezer, her çeşit sanat eserlerini ziyaret ve tedkik ederdik.

    Bir gün Sultanahmet camiindeki Melek Paşazade Ali Haydar Bey merhumun Ta’lik celisi “el-Kâsibü Habibullah” levhası önünde bulunuyorduk. Arkadaşım ona baktı da sonra bana dönerek:

    “Dostum! Bu sizin yazılarda bir hâl var. Çok dikkat ediyorum, ilk bakışta sade bir renk, geometrik bir sessizlik, baktıkça harekete geliyor, canlanıyor, cilveleniyor.

    Önce bir tatlı bakış, arkasından yavaş yavaş içe süzülen canlı bir akış, sessiz bir armoni içinde ruhu oynatan metafizik bir musiki var.

    Lakin ondaki ahengi kulaklar duymuyor, içler dinliyor, dinledikçe bir başka aleme yükseliyor. Bakarken ne oluyor anlamıyorum, içimi içine çeken büyüleyici bir çehre, bir güzellik denizi, sevimli titreşimlerle gönlümü ferahlatan bir hava, derken bir melek sesi ve nefesi kadar gizli ve ılık bir okşayış ve sarılış içinde kalıyorum; o, ben; ben o oluyoruz gibi bir şey oluyor, sizde de böyle şeyler olur mu?” demişti. (Devlet-i Aliyyeden Günümüze Hat Sanatı, Dr. Süleyman Berk, Sayfa 4, İnkılâb Yayınevi, 2013, İstanbul)

    Macar ressam ve subay olan bu zat, sözün manasına değil, çizgilerin akışına, içine bakışına hayran.

    Olsun, çeşmede kurnaya, düğünde zurnaya aşık olanlar da bir gün akan su ile bakan ve yürekler yakana da aşık olabilirler ama bu, dolambaçlı yol.

    Merhum Mimar ve gönül adamı Ömer Kirazoğlu ile beş gün ve gece Mina ve Arafat’ta bir kaç arkadaşla beraber kaldık.

    Mina’daki bir sohbette anlatmıştı, “12 Mart Muhtırasının ardından Türkiye’ye gelen NATO Genel Sekreteri, İstanbul’un tarihi yerlerini gezmek istemiş.

    Birinci Ordu Komutanı beni aradı ve tarihi eserler hakkında ve hat eserlerini okumada bize yardımcı olursun diye beni evimden aldı ve birlikte gezdik.

    Camilerden birinde Celi Sülüsle yazılmış bir hadisin anlamının, “Kendisi için severek istediğini kardeşi içinde istemedikçe sizden hiç biriniz gerçek mümin olamaz” olduğunu söyledim. Manayı tekrarlamamı istedi, yeniden manayı tekrarladım.

    Bunun üzeri NATO Genel Sekreteri, “Eğer bu söz batıdan birine ait olsaydı bütün dünyaya duyurulmuş olurdu” dedi.

    Bu da söze aşık olmuş ama bölgeciliği, ırkçılığı haça tapınma taassubu, gönlünü gemlemiş, anlayışının önüne geçmiş.

    Manevi makamlarda yükselmeden, Kur’an’dan bir konuyu enine boyuna öğrenmeden müziğin makamlarında yükselmeye çalışarak tebliğ yaptığını zannedenler, kendilerini aldatırlar.

    Yazdığı ayet veya hadisin manasını öğrenmeden hattatlık yapanlar, hat sanatının doğuşunu bilmeyenlerdir.

    Halkın herkesimi tarafından bilinmesi istenen ayetlerin cami kapılarının üstüne yazılması, caminin duvarlarına yazılıp asılması, evlerde, saraylarda, çadırlarda köşeye insanı uyaracak hadislerin yazılması halkın irşadı içindi.

    Şimdi ise bu yazıların hattında kalıp özüne ulaşmadan ömrümüz geçip gidiyor.

     

    “Ben dinsizim, sadece dinsiz değil, agnostiğim, ben kültürel Müslümanım” diyenler de bunu demeye devam etsinler ama bunlara yakın duranlar, kurnanın başında susuzluktan ölmelerine, zurnanın yanında kulak zarlarının patlamasına, İslam’ın meyvesi olan medeniyetin kültür kabuğunda kurumalarına izin vermesinler.

    Kaynağı göstersinler, Kur’an ve Sünnetten kana kana birlikte içsinler de çağımızda yeniden medeniyetin ne olduğunu cümle aleme göstersinler.