ANA SAYFA



KİTAPLARIM


    03.12.2010




    DOĞUM, DÜĞÜN VE ÖLÜM

    Kültürümüz bizim insan merkezlidir.

    İnsan kelimesi ünsiyyetten türemiş bir kelimedir.

    Yalnız yaşayan insanlar topluluğu dünya tarihinde olmamıştır.

    Dağ başlarına kurulan Manastırına çekilmiş birkaç rahip ile akli dengeyi kaçırdıktan sonra dağa çıkan birkaç tarzandan başka tek başına yaşayan olmamıştır.

    Neredeyse köyler bile insan azlığı nedeniyle terk edilmeye ve şehirler dolup taşmaya başladı.

    İbn-i Haldun Mukaddime’sinde kuşlar ve karıncalar bile insanların çok olduğu yere giderler der.

    Rabbimiz, Kuranında insanlığa hitap ederken “Ey insanlar, “Ey Ademoğulları, “Ey iman edenler” diyerek çoğul sığasıyla hitap ediyor.

    Sevgili peygamberimiz insanın işleyebileceği en kötü suçları sıralarken “el-Müfariku an-il cemaati” cemaattan/İslam toplumundan ayrılan” der.

    Dinimiz bunu derken fıtratımız da aynı şeyi söyler.

    Sultanahmet semtinde otururken evimin karşısındaki iki katlı evin giriş katında kimsesiz yaşlı bir hanım yaşardı.

    Camlarının bir kısmı yola bakarken öbür taraftaki camlar Marmara denizine bakardı.

    Ben kendime “Bu hanımın kimsesi yok ama Marmara’ya bakan camları var. Akşama kadar gemileri saysa, ağaçlara baksa, kuşları izlese vakti geçer” dedim.

    Ama ben orada kaldığım beş sene boyunca o, hep yola baktı.

    Mahallenin çocuklarının oyunlarına lafla karıştı.

    Çocukların oyundaki kavgalarında taraf oldu, birilerine bağırdı ve ömür öyle geçti.

    Doktorlarımız daha iyi bilir ama bilemem belki sevinmenin yanında bazen üzülmenin, bazen ağlamanın, bazen gülmenin de faydası vardır.

    Çocuk dünyaya geldiğinde dededen toruna kadar bütün aileye cennetten bir hava eser.

    Kulağına namazsız ezan okunur.

    Ölünce de ezansız cenaze namazı kılınır.

    Ezanla namaz arasında geçen ve adına “Hayat” denilen şey, dünya pazarından bir kefen alıp gitmeye benziyor.

    Herkes şen ve şakrak olur.

    Çocuğun yüzüne bakıp da iliklerine kadar mutlulukla dolmayan insan olmaz.

    İşte o esnada ten ve canınıza yayılan mutluluğun verdiği sağlığı hiçbir ilaç veremez.

    Derken düğün zamanı gelir.

    Yürekler kabarır. Cana can katan sevgililerin mutluluğu iki ailenin bütün akrabalarına yaz gününde, yaylada, asırlık ardıç ağacının gölgesinde kır çiçekleri kokusunun verdiği huzurun bin katı mutluluk saçar.

    Düğün yemeği olan ve efendimiz tarafından düğünün ilanı olması için verilmesi istenen “Velime” yemeği başında davulun “Dem bu demdir, dem bu demdir, dem bu dem” ritmi içinde iki ailenin bütün yakınları yanında konu komşuya da yayılır bu mutluluk havası.

    Ve derken ölüm gelir çatar.

    İmanla ölüm de pek güzeldir.

    Ya ölüm olmasaydı ne olurdu?

    Evinizin köşesinde beş bin yıldır yatan bir dede veya nine olsaydı.

    Her gün ağzından verip altını temizleseydiniz nasıl olurdu?

    “Ölüm Allahın emri ayrılık olmasaydı” demiş şair.

    Allah sevenleri ayırmasın.

    Ölüm ayrılık değildir.

    Leyla’mızın yanından Leyla’mızı yaratan ve bize bağışlayan Mevla’mızın yanında Leyla’mızın yolunu gözlemektir.

    Tren garında, Otogarda, Hava alnında sevdiklerinizin yolunu gözlemenin de kendine göre bir tadı vardır.

    İmanla gitmeyi başaranlar için sonu gelmez senelerde ayrılmak ebediyen olmayacaktır.

    Kişinin ölümü yine aileyi ve yakınları bir araya getirir.

    Doğduğunda sevinç gözyaşları akarken ölümünde hüzün gözyaşları akar.

    Kim bilir belki bu iki gözyaşı da aşırı olmamak kaydıyla insan kalabilmek için lazımdır.



    Şair güzel ifade etmiş:

    Yâdında mı doğduğun günler

    Sen ağlar iken gülerdi âlem

    Bir ömür sür ki, mevtin olsun

    Sana hande, âleme mâtem