ANA SAYFA



KİTAPLARIM


    04.06.2014


     

     

    GÖREVİMİZLE MEŞGUL OLALIM

    Kur’an-i Kerimde 64 defa “İman eden” veya “İman edenler” kelimelerinden sonra  “Amel-i salih” kelimesi getirilmiş.

    Yani, önce iman, sonra o imanın gereği olan amel-i salih olması gerekir.

    İman eden kişinin içindeki iman, dışında görülmüyorsa iman kemale ermemiştir.

    O insanın hayatında olumlu yönde değişim olmuyorsa iman zayıf demektir.

    Kişi, inandığı gibi yaşamadıkça imanının meyvesini yiyemez.

    Asıl adı Uveymir olan, Ensarın Hazrec kabilesinden, yiğit sahabelerden meşhur Ebudderda diyor ki, “Siz, ancak amellerinizle harp edebilirsiniz”

    Buhari Sahihinde, Cihad kitabında Ebudderda’nın bu sözünü bölüm başlığı yapmış ve arkasından,

    “Ey iman edenler yapmayacağınız şeyleri niçin söylüyorsunuz?

    Yapmayacağınız şeyleri söylemeniz, Allah ka­tında büyük bir nef­retle karşılanır.

    Şüphesiz Allah, kendi yolunda, birbirine kur­şunla kaynaştı­rılmış bir binanın (tuğlaları) gibi, saf bağlayarak savaşanları se­ver.”  Ayetlerini verir. (Saff süresi ayet 2-4)

    Bu ayetin arkasından şu hadisi rivayet eder: “Sevgili peygamberimize tepeden tırnağa zırhlı bir adamın (Uhud harbi sırasında) gelerek “Ya rasülellah, önce iman edip sonar savaşa mı gireyim yoksa önce savaş edip arkasından iman mı edeyim” diye sorar.

    Sevgili peygamberimiz “Önce Müslüman ol sonra savaş” dedi. O da Müslüman oldu, savaşa girdi ve biraz sonra öldürüldü.. Sevgili peygamberimiz “Az amel işledi çok sevap aldı” buyurdu. (Buhari, sahih, Cihad Bab 13)

    Fars imparatorluğunun en ünlü komutanı Zal oğlu Rustem, Kadisiye meydan muharebesinde karşılaştığı Müslümanları önce hafife almış ve “Ülkelerini koruduğumuz, karınlarını doyurduğumuz bu baldırı çıplaklara söyleyin, evlerine dönsünler, biz yardıma devam edelim, ülkemize ticaret ve seyahat vizesini verelim, canlarını onlara bağışlayalım” der.

    Teklifi okuyunca Avrupa Birliğinin bize söylediklerinin biraz daha insaflı olduğunu gördüm.

    Onlar Kabul etmezler.

    Ajanları aracılığıyla Müslümanlar  hakkında bilgi toplayınca Arapların eski arap olmadığını anlar.

    Geceleri namaz kılan, gündüzleri oruç tutan, kılıcın üzerine yürürken sevgilisine kavuşuyormuş gibi giden insanlar olduğunu öğrenince elçi ister.

    Elçilerin sözleri de onu çok etkiler ve İran Kisrasına “Biz, bu adamlarla başa çıkamayız” der ve Barış yapıp cizye ödemeyi kabul etmesini teklif eder.

    Rüstem değerli bir komutan, işin nereye varacağını anlamış, teklifi kabul edilmeyince savaş olmuş ve Fars imparatorluğu tamamen Müslümanların eline geçmiş.

    Irak, Suriye, Filistin, Çat, Nijerya, Somali, Çeçenistan, Afganistan.... gibi yerlerde batının ürettiği en öldürücü silahlara karşı can, kan ve imanından başka bir şeyi olmayanların başarısı işte buradan gelir.

    Bir adam Abdullah bin Ömer’in huzuruna gelmiş ve “Allah, cennet karşılığında mü'minlerden canlarını ve mal­larını satın almıştır. Allah yolunda harp ederler, öldürürler, öldü­rülürler. Tevrat, İncil ve Kur'an’da hak olarak yaptığı bir (cennet) va'didir. Allah’tan daha çok sö­zünü kim yerine getirir? O halde onunla yaptı­ğınız bu alışverişte sevinin. İşte büyük başarı budur.” (Tevbe süresi ayet 111) ayetini ima ederek “Ben nefsimi Allaha satmak istiyorum” demiş. Abdullah da “Yazık, hani şartları” dedikten sonra “Tevbe edenler, ibadet edenler, hamd edenler, (İlim, cihad, sıla, Hac, Umre için) seyahat edenler, (oruç tutan­lar)  rukü edenler, secde edenler, iyiliği emr edenler, kö­tülüğü engelleyenler, Allah'ın sınırlarını koruyanlar, (işte bu) mü'minleri müjdele.” Ayetini okumuş. (Tevbe süresi ayet 112) (İbnül Esir, Cami’ül Usul, hadis no 1062)

    Namazımızı, orucumuzu, Haccımızı, Allah’ın koyduğu hukuku, Kur’an’da bildirilen emir ve yasakları bilip onların hakkını vererek yerine getirmek ve onu yerine getirirken “Hayır, Allah’ın dediği değil, benim koyduğum kurallara uyacaksınız” diyenlere de haddini bildirmek gücü yeten her Müslümanın görevidir.

    Görevimizle meşgul olalım.