ANA SAYFA



KİTAPLARIM


    08.03.2013


    BİR ŞAİR VE BİR RESSAM GÖZÜYLE

    Osmanlının yetiştirdiği kafir gücünde birini Cumhuriyet hükümeti henüz yetiştiremedi.

    Dinime düşman olanların bir kısmının bileği güçlü iken bir kısmının dili keskindi.

    Çağdaş kafirlerimiz, ya onlardan birinin ardına sığınarak gavurluk yapıyor veya onlardan birinin şiir ve nesriyle söylediklerini tekrarlıyor.

    O dönemin içinde doğup büyüyen biri şair, biri ressam iki ayrı insan durumu tasvir ederek tarihe not düşüyorlar.

    Şair, gördüğünü dilinden aktarır.

    Ressam, gördüğünü elinden aktarır.

    Batı anlamında müzeciliğin öncülüğünü yapan, Güzel Sanatlar Akademisi (Sanayi Nefise) nin ilk müdürü olan Osman Hamdi bey (30 Aralık 1842-24 Şubat 1910) le Mehmet Akif Ersoy merhum Osmanlının nasıl yıkıldığını görmüşler ve iki ayrı dille durumu bize aktarmışlar.

    Osman Hamdi bey, üzerinde Kur’an okunan sedef kakmalı rahlenin üzerinden Kur’anı yere atmış ve rahlenin üzerine o güne göre çok açık sayılan bir kadını oturtmuş.

    Kadın, Kabe’ye sırtını dönmüş olarak Mihrabın önünde oturmakta.

    Sırtını döndüğü mihrabta çiniler üzerine işlenmiş Hatai, Rumi ve Kündekari desenler ve Ayet-el Kürsinin son bölümü var.

    Ayaklarının altında yere atılmış Kur’an ve eski yazılı kitap ve dağınık sayfalar var.

    Kadının sarı renkli, üç peşli, işlemeli kaftanı, gerdanı açıkta bırakacak şekilde dekolte.

    Saçlar toplanmış ve açık.

    Ayaklarının altında kitap parçalarının arasında buhurdandan tüten bir duman var.

    Ressam gözüyle Osmanlının son demi işte bu.

    Önce elinden Kur’anı alınan, aydın olmak için Paris’den ışık almaya giden, Cezayir, Tunus, Libya, Yemen, Balkanlar, bir yiğidin kolunun, bacağının kesilip doğranması gibi doğrandığı günlerde Mehmet Akif merhum da “Ruhu harabında duyduğu hicranı” dile getirmiş ve şöyle özetlemiş:

                “Kur’ân ayak altında sürünsün mü, İlâhî?

              Âyâtının üstünde yürünsün mü, İlâhî?

              Haç Kâ’be’nin alnında görünsün mü, İlâhî?

              Çöksün mü nihâyet yıkılıp koskoca bir din?

              Çektirme, İlâhî, bu kadar zilleti...

                                                              — Âmin!

     

                Lâfzı muhkem yalınız, anlaşılan, Kur’ân’ın:

              Çünkü kaydında değil hiçbirimiz ma’nânın:

              Ya açar Nazm-ı Celîl’in, bakarız yaprağına;

              Yâhud üfler geçeriz bir ölünün toprağına.

              İnmemiştir hele Kur’ân, bunu hakkıyle bilin,

              Ne mezarlıkta okunmak, ne de fal bakmak için!

               Namaz, oruç gibi şeylerle yok alış verişi.

              Mukaddesât ile eğlenmek en birinci işi.

              Duyarsanız «kara kuvvet» bilin ki: Îmandır.

              «Kitâb-ı köhne» de -hâşâ- Kitâb-ı Yezdan’dır.

              Üşenmeden ona Kur’ân’ı anlatırsan  eğer,

              Şu ezberindeki esmâyı muttasıl geveler:

              «Kurùn-i mâziyeden kalma cansız evrâdı

              Çekerse, doğru mu yirminci asrın evlâdı?»

               Göçer hazîre-i târîhe Beyt’i Mevlâ’nın;

              Çürür gider ayak altında göğsü Kur’ân’ın!

              Bilirsiniz ki, hemen, yüz, yüz elli yıldır, biz,

              Ne varsa elde verip muttasıl çekilmedeyiz!

              Ömer’lerin, Yavuz’un biz vefâsız evlâdı,

              Sıyânet eylemedik yâdigâr-ı ecdâdı.

              Ne yâr-ı candı o, lâkin biz olmadık ona yâr;

              Sonunda parçalanıp yurdumuz, diyar diyar,

              Küçüldü öyle ki: Yoktur yaşatmak imkânı,

              Dönüp de arkaya nâmûsu, dîni, vicdânı!

             

                                                              — Korkma!

              Cehennem olsa gelen, göğsümüzde söndürürüz;

              Bu yol ki Hak yoludur, dönme bilmeyiz, yürürüz!

              Düşer mi tek taşı, sandın, harîm-i nâmûsun?

              Meğer ki harbe giren son nefer şehîd olsun.

              Şu karşımızdaki mahşer kudursa, çıldırsa;

              Denizler ordu, bulutlar donanma yağdırsa;

              Bu altımızdaki yerden bütün yanardağlar,

              Taşıp da kaplasa âfâkı bir kızıl sarsar;

              Değil mi cebhemizin sînesinde îman bir;

              Sevinme bir, acı bir, gâye aynı, vicdan bir;

              Değil mi cenge koşan Çerkes’in, Lâz’ın, Türk’ün,

              Arab’la, Kürd ile bâkîdir ittihâdı bugün;

              Değil mi sînede birdir vuran yürek... Yılmaz!

              Cihan yıkılsa, emîn ol, bu cebhe sarsılmaz!