ANA SAYFA



KİTAPLARIM


    AYDINLARIN KAN DAVASI


    İki komşunun köpekleri boğuşurken köpeği yaralanan adam çekmiş tabancasını komşunun köpeğini vurmuş öldürmüş.



    Bunu haber alan diğer komşu da almış tüfeğini dayamış komşunun kalbine basmış tetiğe ve öldürmüş.



    Yirmi yıl hapiste yattıktan sonra hapishaneden çıkan bu adamı, maktulün oğlu tarafından hapishanenin önünde kapıdan dışarı adımını attığında vurmuş öldürmüş ve babasının kanının yerde kalmasını engellemiş, yirmi yıldır sızlanan ansının yanan yüreğini soğutmuş.



    Katil çocuğun amcaları, çocuğun sırtını sıvazlamışlar, “Gözün arkada kalmasın. Annene biz bakarız” demişler.



    Hapishaneden on beş yıl sonra çıkacak olan bu genci öldürmek üzere maktülün torunu yetiştirilmeye devam ediyormuş.



    Alın bu kan davası olayını ve televizyonlardan birinde açık oturum yapın.



    Sağcı solcu konuşmatörlerin hepsi her iki tarafı da ayıplayacaklar, geri kalmışlıkları üzerinde duracaklar.



    “Eğitim efendim eğitim” diyecekler ve bir sosyologa bağlanacaklar.



    O da bildik şeyleri sosyoloji diliyle söyleyecek.







    Aynı konuşmatörleri bir başka televizyonda 12 Eylül darbesini yapanların, dengeyi sağlamak için hem sağcı hem solcu asanların yargılanması konusunda ne düşündükleri sorulduğunda biri, köpeğini öldüren adamı öldüren adam mantığıyla konuşmaya başlar.



    Öbürü, hapishane kapısında babasının katilini öldüren delikanlı mantığıyla hareket eder.



    Bir diğeri bunları dinlerken dedesinin katilinin hapisten çıkacağı güne kadar kinle beslenen torun gibi kelimeleri namluya sürmek için sıra bekler.



    Sosyologumuz da, aynı ezberi okumaz. Çünkü bunlara “Eğitimsiz” kelimesini yakıştıramazda o da bu sefer olayların geçtiği dönemin sosyolojisiyle konuşmayı kurtarır.

    Hikaye bu ya "Karganın kanadı suya değdiydi demediydi" kavgasında iki köy birbirini öldürür. Kurtulan iki kişinin biri doğuya öbürü batıya kaçar.

    Yirmi yıl sonra dünyanın ortasında buluşurlar ve kendilerini tanıtırlar.

    "Geçti gitti ama değdiydi" der biri.

    Öbürü de "Hayır değmediydi" der ve orada çıkan kavgada birbirlerini ağır yaralayıp öldürürler ve o köy tarihten silinir.

    Gelecekle ilgili önerisi olmayanların geçmişle hesaplaşması gibi, batan bakkal dükkkanının alacak defteriyle teselli bulması gibi bir şey.

    Sağcılarımız, 27 Mayısta Başbakan asanların hesabını sormayı akıllarından geçmediği gibi solcularımız da 12 Martta Deniz gezmişleri asanları sorgulamazlar.



    Çünkü onlar, Kenen Evren gibi din dersini Anayasaya sokma suçunu işlememişlerdi.



    Rabbimiz geçmiş toplumların yaptığı kötü işleri ve karşısına dikilen Peygamberleri ve ümmetlerinin zaferini haber verdikten sonra : “Onlar bir ümmetti geçti gitti. Kazandıkları kendilerinedir. Sizin kazandıklarınız da sizedir ve siz, onların yaptıklarından sorumlu tutulmayacaksınız” buyurur. (Bakara 134)



    Mekke’nin fethi günü bütün kâfirler, katiller, zorbalar, zalimler, vurguncular,soyguncular, elleri böğründe, boynu bükük olarak Sevgili peygamberimizin karşısına dikildiklerinde onlara, Sevgili Peygamberimiz: “Size ne yapmamı bekliyorsunuz?” der.



    Suçluların başları öne eğik olarak “Biz seni, babanı, dedeni, tanırız. Baban ve deden kerim/ cömert, iyiliksever adamdı. Senden de o beklenir” derler.



    Efendimizde : “Ben de Yusuf kardeşimin dediğini derim. Yusuf, kardeşlerine: “Bu gün size kınamak yok. Allah sizi afvetsin. O merhamet edenlerin en merhametlisidir.” Hepiniz evlerinize gidiniz ve hepiniz hürsünüz.” Yusuf süresi ayet 92 ve Beyhaki, Süneni Kübra 9/118, hadis no 18739) Buyurmuş ve yoluna devam etmiş. Onlardan intikam almakla vaktini zayi etmemiş.



    Tek başına, ordusuz, silahsız olarak Mısır’a yönetici olmak kendisini ölsün diye kör kuyulara atanları afvetmekten geçer.



    Mekke’yi kansız fethetmek ve dinle kurduğu medeniyeti 1400 yıl devam ettirmek devletini kin üzerine değil, din üzerine kurmaktan geçer.